The Holdovers ve Sessiz Ortaklıklar
Bazı filmler vardır, bittiğinde sadece bir hikaye izlemiş gibi hissetmezsiniz; üzerinize 1970’lerin karlı New England atmosferinden sinmiş eski bir paltoyu giymiş gibi olursunuz. Alexander Payne’in son şaheseri The Holdovers, daha ilk karesinden itibaren sizi modern dünyanın dijital gürültüsünden çekip alıyor ve o özlediğimiz, dokusu olan sinemanın içine bırakıyor.
Bir “Görsel İşçilik” Dersi
Bir reklamcı ve fotoğrafçı olarak Payne’in tekniğine hayran kaldım. Filmi dijital çekmesine rağmen, post-prodüksiyonda eklenen o ince grenler, 70’lerin karakteristik geçişleri ve renk paletiyle film, sanki o yıllardan kalma bir kutunun içinden çıkmış gibi. Bu bir nostalji çabası değil; bu bir “marka dili” inşası. Payne, izleyiciye sadece bir film değil, bir zaman dilimi vadediyor ve bu vaadini teknik kusursuzlukla yerine getiriyor.
Paul, Angus ve Mary: Üç Farklı Yalnızlık
Filmi bazen Paul Hunham’ın huysuzluğuna sinirlenerek, bazen Angus’un terk edilmişliğine üzülerek ama çoğu zaman Mary’nin vakur yasında kendimi bularak izledim.
-
Paul Hunham: Sert bir zırhın arkasına saklanan, antik dillerle konuşan ama aslında sadece anlaşılmak isteyen o adam…
-
Angus Tully: Parlak ama öfkesini kalkan yapmış, ailesiz kalmış bir genç…
-
Mary Lamb: Yasın en ağır halini, mutfağının sıcaklığıyla ve sessiz nezaketiyle taşıyan muazzam bir kadın…
Bu üçlünün bir okulun ıssızlığında kurduğu o zoraki ama samimi bağ, bana sinemanın en saf halini hatırlattı: İki insanın birbirine bakıp, konuşmadan anlaşabilmesi.
“I Listen to the Wind…”
Kahvemin son yudumlarında final sahnesini izlerken, arkada çalan Yusuf İslam’ın The Wind şarkısı her şeyi özetliyordu: “I listen to the wind, to the wind of my soul…” (Rüzgarı dinliyorum, ruhumun rüzgarını…) Paul Hunham arabasıyla uzaklaşırken, aslında sadece o okuldan değil; kendi hayal kırıklıklarından ve korkularından da uzaklaşıyordu. O şarkı, Paul’un bulduğu o hüzünlü özgürlüğün marşı gibiydi.
Sonuç: Yalnızlık Paylaşıldığında Azalır mı?
The Holdovers, melankoliyi bir araç olarak kullanıyor ama sizi asla o karanlıkta bırakmıyor. Aksine, birbirine en uzak görünen insanların bile ortak bir acıda nasıl “iyileşebileceğini” gösteriyor. Eğer bu sakin, derin ve insanı yavaşça saran atmosferi sevdiyseniz; bir sonraki yazımda inceleyeceğim David Lynch imzalı The Straight Story filmine de mutlaka şans vermelisiniz. O da tıpkı bu film gibi, yavaşlığın ve sadeliğin içindeki büyük anlamları kovalıyor.


