The Holdovers ve Sessiz Ortaklıklar
Bazı filmler vardır, bittiğinde büyük cümleler kurdurmaz.
Sessizce yanınıza oturur.
Ve uzun süre oradan kalkmaz.
The Holdovers benim için tam olarak böyle bir film oldu.
Film bittikten sonra kendimi, 1970’lerin karlı bir kasabasından çıkmış eski bir paltoyu omzuma almış gibi hissettim.
Biraz hüzünlü.
Biraz sıcak.
Biraz da huzurlu.
The Holdovers’ın en sevdiğim tarafı şu oldu:
Kimse kimseyi kurtarmaya çalışmıyor.
Kimse büyük konuşmalar yapmıyor.
Kimse diğerinin hayatını değiştireceğini iddia etmiyor.
Sadece aynı yalnızlığın içinde bir süre birlikte yürümeyi öğreniyorlar.
Paul Hunham, Angus ve Mary…
Üçü de birbirinden tamamen farklı insanlar.
Ama ortak bir noktaları var:
Biraz kırık olmaları.
Belki de bu yüzden birbirlerini anlayabiliyorlar.
Film boyunca şunu düşündüm:
Hayatta bazı insanlar vardır.
Hayatımıza büyük bir gürültüyle girmezler.
Hayatımızı tamamen değiştirmezler.
Ama bir süre yanımızda kalırlar.
Ve sonra dönüp baktığımızda, iyi hissettiğimiz dönemlerin içinde onları görürüz.
The Holdovers bana bunu hatırlattı.
Bir de Paul Hunham karakterini çok sevdim.
Çünkü yaş aldıkça bazı insanlara daha çok benzemeye başlıyoruz.
Biraz huysuzlaşıyoruz.
Biraz içimize kapanıyoruz.
Biraz yalnız kalmayı seçiyoruz.
Ama yine de anlaşılmak istiyoruz.
Sanırım insanın içinde hiçbir zaman kaybolmayan şey bu.
Birine ait olma isteği.
Filmin sonundaki o sessiz vedada bunu çok güçlü hissettim.
Kimse dramatik konuşmalar yapmıyor.
Kimse büyük sözler vermiyor.
Ama birbirlerinin hayatında küçük de olsa bir iz bıraktıklarını biliyorlar.
Ve bazen bu yeterli oluyor.
Film bittiğinde aklımda şu soru kaldı:
Hayatımızdaki en önemli insanlar gerçekten bizi değiştirenler mi, yoksa sadece bir süre yanımızda yürüyenler mi?
Belki de insan yaş aldıkça ikinci seçeneğin değerini daha iyi anlıyor.


