Estetik mi, İşlevsellik mi?
Son yıllarda çok ilginç bir şey fark ediyorum.
İnsanlar güzel olan şeylere güveniyor.
Bir web sitesi.
Bir kahve bardağı.
Bir kitap kapağı.
Bir restoran menüsü.
Bir reklam.
Bazen hiçbir şey bilmeden sadece görünüşüne bakıp karar veriyoruz.
Ve açıkçası bu beni çok şaşırtmıyor.
Çünkü insan önce hissediyor, sonra düşünüyor.
Bir reklamcı olarak yıllardır şunu gözlemliyorum:
Dijital dünya inanılmaz yorucu bir yer haline geldi.
Sürekli kayan ekranlar.
Sürekli hareket eden videolar.
Sürekli bağıran içerikler.
Bu gürültünün içinde güzel tasarlanmış bir şey gördüğümüzde ise istemsizce yavaşlıyoruz.
Bir anlığına duruyoruz.
Belki de estetiğin gerçek görevi bu.
Güzel görünmek değil.
İnsana küçük bir nefes alanı yaratmak.
Bir fotoğrafçı olarak bunu çok net hissediyorum.
Teknik olarak kusursuz olan her iş etkileyici olmuyor.
Bazen çok sade bir kare, saatlerce çalışılmış bir kompozisyondan daha güçlü olabiliyor.
Çünkü insan beyni mükemmelliğe değil, karaktere tepki veriyor.
Bir de işin güven tarafı var.
Farkında olmadan hepimiz aynı şeyi yapıyoruz.
İyi tasarlanmış bir şeye daha çok güveniyoruz.
Daha uzun bakıyoruz.
Daha kolay yaklaşıyoruz.
Çünkü estetik, görünmeyen bir güven dili gibi çalışıyor.
Belki de bu yüzden tasarım hiçbir zaman sadece tasarım olmadı.
Bir karakter meselesi oldu.
Film bittiğinde aklımda şu soru kaldı:
Bir şeyi gerçekten kaliteli olduğu için mi seviyoruz, yoksa kaliteli göründüğü için mi?
Ben ikisinin birbirinden tamamen ayrılamadığını düşünüyorum.


